Yeni Türk harflerinin uygulanmasından sonra birtakım kimselerin şöyle yanıp yakıldıkları görüldü: "Ah, eski kitaplarımız ne olacak, bunları kim okuyacak? Artık bundan sonra eski eserlerimizi okutmak için gençlerimizi Mısır'a göndermek gerekecek.". Bu sözleri hâlâ söyleyenler vardır.
"Eski eserler, eski kitaplar" diye çırpınan bu kişilere sorsanız: "Hangi eski eserler... Bunları sayar mısınız?". O zaman susarlar, düşünürler, üç beş kitap adından başkasını söyleyemezler. "Evliya Çelebi", "Kâtip Çelebi", "Naimâ" derler. "daha çok..." derler.
Gerçekten, yazma kitaplarımız çoktur. Bu bakımdan yurdumuz pek zengindir. Sayı çokluğu bakımından böyledir ama, iç zenginliği bakımından hiç de öyle değildir. Bir kere yazmalarımızın yarısından çoğu bugün değerini kaybetmiş о lan eski Doğu - İslâm bilimleridir. "Kelâm, fıkıh, tefsir, hadis" gibi eğitici değeri kalmıyan, ancak bilim tarihi yönünden bir değer taşıyan konulardaki kitaplardır.
Bunlar dışında edebiyatla ilgili kitaplar ve tarih, coğrafya ve benzerleri yer alır. Bunlar içinde gerçekten bilim dünyası için çok değerlileri vardır. Bunlar, acaba sanıldığı gibi, eskiden çok okuyucu bulurlar mıydı? Eskiden de şimdi olduğu gibi pek az okur tarafından aranır, yine tozlu raflarda uyuklarlardı. Yeni alfabeyi kabul etmekle durum değişmiş değildir.
Hangi dilde yazılmış olursa olsun her bilimin kendi uzmanları vardır. Bu uzmanlar gerekli dili ve yazısını öğrenirler, istedikleri konuyu incelerler. Bu, bütün dünyada böyledir. Tarihte, kaybolmuş ulusların bıraktıkları yazıları nasıl öğrenip uygarlık dünyasına veriyorlarsa, eski kitaplarımız içinde değerli olanları da öylece yine yeni yazı ile bize verirler. Yeter ki değerli eser bulunsun.
Bugünün gençliği eski kitaplardan ne öğrenecek ki onları okumamaktan bir şey kaybetmiş olsun. Hem okusa bile eski dili anlamak ayrıca bir öğrenim ister ki bu da her bilimde olduğu gibi bir uzmanlık işidir. Bugünün genci böyle bir kitabı anlamak için yetişti diyelim, elde edeceği sonuç, şu atom çağında kendisine ne sağlar?
Bırakalım eskileri, elli hattâ yirmi yıl önceki dille yazılmış eserleri okumaya kim dayanır? Dilimiz öyle hızlı bir sadeleşmeye kavuşmuştur ki beş on yıl önce kendi yazdıklarımızı bile bugün beğenmez olduk. Dergimizin bu sayısında Ataç'ın onbeş yıl önce yazdıklarını okuyunuz. Göreceksiniz ki en ileri sadeleştirmeci Ataç bile eski dilinden ne kadar ileri gitmiş.
Bugünün ve yarının gençliğinin okuması gerekli değerli kitaplarımız elbette var. Onları okutmak da görevimizdir. Ama bu işi nasıl yapmalıyız? Bence bu konuda gerekli işlem şöyle olmalıdır: Önce gerçekten faydalı bilim ve sanat eserlerini iyice seçmeli. Bunun için zaman zaman Millîî Eğitim Bakanlığı ve özel kişiler davrandılar, fakat iyi bir sonuç elde edemediler, iş hep yarıda bırakıldı, candan üzerine düşen olmadı.
Seçilecek eserlerin bir kısmının tıpkısı zati basılmıştır. Ama benim söylemek istediğim tıpkı-çiviri değildir. Bunların sayısının yüzü geçeceğini ummam. Böyle olunca da masraf bakımından korkulacak bir şey yoktur. Seçimden sonra, dünkü ve bugünkü dile gerçekten hâkim bilim adamlarımıza, kullandığımız dile ve yazıya çevirtmeli, Sade konuşma diliyle ve güzel bir baskı ile gencin, anlayacağı eskilere karşı, içinde bir sevgi ve ilgi kendiliğinden uyanacaktır. İşte o zaman eskilerden beklenen fayda sağlanmış olacaktır. Böyle yapılmadığı takdirde yazı değişmemiş olsaydı bile yine kimse onlara elini sürmeyecekti.
Ama, bugünün konuşma diline çеvirme işi yapılırken sakın sayın profesörlerimizin eline vermemeliyiz bu işi. İş onlara kalırsa "İslâm Ansiklopedisi" nin Osmanlıcasına döner, yine amaca varılamaz. Böyle bir ansiklopedi ancak yüz yılda bir bastırılabilir. Durum böyle iken Meşrutiyet hattâ Tanzimat diliyle yazılmakta olan bu ansiklopediyi yarının değil, bugünün Türk çocuğu nasıl okur ve anlar. Emeklere yazık. Bunun için sadeleştirmede dil işini tam ehline vermeliyiz. Bu işi, sade dünün kültürüyle beslenmiş kişilere bırakmamak gereklidir.
Dediğimiz yolda bazı denemelere de rastlanıyor. Bunda da iki türlü davranış var. Birisi yukarıda söylediğimiz gibi tam konuşma diliyle sadeleştirme ki gerçekten hiç sıkılmadan böylelerini okuyabiliyoruz. En güzel örneğini Dede Korkut ile Orhan Şaik Gökyay verdi. Bir de Türkiye Yayınevi "Osmanlı Tarihleri" ile işi daha bilimsel olarak ileri götürdü. Ayrı ayrı kimselerin sadeleştirdiği beş eski Osmanlı tarihi, bilim yönünden de işlendiği için uzmanlar için bile asıllarına bakmak zorunluğu kalmadı.
Bugünkü çevirilerde ikinci yapılan iş "yarı sadeleştirme" diyebileceğimiz yoldur. Üslûbu bozmamak düşüncesinden doğan bu yolu başarılı sayamayız. Bu "yarı Osmanlıca" sadeleştirme yanında bir de asıl metni olduğu gibi yazıp, anlaşılması güç bazı kelimelerin yanında, parantez içinde anlamını vermek işi vardır. Bu yolu tutanların daha az başarı sağladıklarını söyleyebiliriz. Bu yol çıkar yol değildir. Yeni harflerin kabulündenberi okutulan Divan edebiyatından nasıl iyi bir sonuç elde edemediysek bundan da öylece bir fayda sağlanamıyacaktır.
Eskileri okutmak yolunda en doğrusu birinci yoldur. Gerçekten dünü ve bugünü iyi bilen bir uzmanın elinden çıkacak böyle bir eserde üslûp da bozulmıyacağı gibi, yeni içinde eskinin de tadını verecektir. Dediğimiz gibi davranılırsa artık eskilere hasret diye bir şey de kalmaz...