Köylüler Bekleye Dursun

Bu Derginin Diğer Makaleleri

Eyüboğlu,Sabahattin. "Köylüler Bekleye Dursun". İmece. Mart / 1963. Cilt: 3. Yıl: 3. Sayı: 23. Sayfa: 4-5

Köy Enstitülü kardeşler, siz kaş yapalım derken ne gözler çıkarmışsınız meğer: Bozkırı yeşertelim derken nice yüreklere kara kuşkular salmışsınız; düşmanları dost etmeye çalışırken dostları düşman etmişsiniz kendinize; o toprağa vurduğunuz kazmalar, o tuğla üstüne koyduğunuz tuğlalar, o kuruttuğunuz sıtmalı bataklıklar, o dilsizlere öğrettiğiniz diller, o susuz yerlere getirdiğiniz sular, o ışıksız yerlere getirdiğiniz ışıklar gücüne gidiyormuş meğer nice yurtsever, milletsever, haksever kişilerin. Siz bizim köydeki çaresizliğin çarelerini ararken devletin, sizi yetiştirip köye yollayan devletin bile nasırına basıyormuşsunuz. Onbeş yıldır hallaç pamuğu gibi atıldınız, satıldınız, azarlandınız, damgalandınız, köylere sahip çıktığınız için. Olur şey değil. Hâlâ kendi bakanlığınızda bile diş bileyenler var size, Anadolu’ya yepyeni, dipdiri bir soluk, Amerikalarda, Hindistanlarda sıcaklığı duyulan bir soluk getirdiniz diye. O soluğu yeniden estirmek isteyenlerinizi istemiyor, tutmuyor büyükleriniz.

İşte bakanlığın kesti attı sonunda: Köyde okul duvarlarının dışında el atmak yok. Bakanlığın gönderdiği kitabı çocuklara ezberletip etliye sütlüye karışmadan yan gelip yatacaksınız. Köyün hayatına karışmak, kıtlığa, susuzluğa, hastalığa göklerden çare aramak, köylülere talkın vermek, çift çubuk sahibi olmak, köye kök salmak din adamının hakkı. Hem karışık iş bunlar, nene lazım demek istiyor bakan: Sen efendi efendi okuluna git, dersini ver, müettişin gözüne gir, terfi et, para biriktir, bir büyük şehre kapağı atmanın yollarını ara; orada borç harç bir arsa al, iki katlı bir ev yaptır; bir katını kiraya ver; müdürle anlaşıp bir ek görev de alırsın; partilerde bir tanıdığın varsa yavaştan politikaya da girersin, oh, gel keyfim gel. Bakanlıktakilerin çoğu böylesi olunca elbet sizin de bu yolda yürümenizi isteyecekler. Rahatları kaçar, siz ille de köyümü kurtaracağım diye diretirseniz. Siz rahatını kaçırıyorsunuz bakanlıktakilerin, başka türlü bir mutluluk aramakla. Onlarca memleketi kalkındırmak, köyleri uyarmak Atatürklerin, İnönülerin, Mendereslerin işidir. Eğitimci dersini verir, dairesine gider, mevzuata, evet mevzuata, durun şu mevzuattan konuşalım biraz. Bu yapışkan, bu Hacivat sakızımsı, bu softa pelesengi, bu beyati araban sesli, bu örümcek bacaklı, bu küf saçaklı, bu pas renkli söz yok mu? Bu sözden iğrenmeyeni hiçbir işin başına getirmemeli memleketimizde. Bu sözdedir bizi kurutan zehirli sıtmanın mikrobu. Bu sözdür, bütün hızlarımızın iflahını, nur topu devrimlerimizin soluğunu kesen. Ne demek mevzuat? Vaz edilmiş şeyler. Vaz edilmiş ne demek?.. (Karagöz, bas tokadı Hacivat'a). Vaz edilmiş konulmuş demek, yani kesinleşmiş, katılaşmış bir karar, donmuş bir insan düşüncesi demek. İşte buna Arap grameri gereği mevzu deniyor, bu mevzular hamam böcekleri gibi çoğalıp evi sarınca da mevzuat oluyorlar: At soneki donmuş düşünceyi, bugünlerde Trakya köprülerini tıkayan buzlar gibi çoğalıyor. Böylece bütün akışların önüne mevzuat diye bir duvar, bir sağır, bir kör, bir vurdum duymaz duvar kuruluyor. Mevzuat dediniz mi akan sular duruyor; şaka değil bu söylediğim, düpedüz duruyor: Yüz sene önce, belli bir savaş, barış, yaşayış gereği konulmuş olan bir yasak, o yasağı gerektiren bütün koşullar değiştikten sonra bütün heybetiyle yerli yerinde duruyor: Müzede, mezarlıkta değil, değişen, gelişen taptaze, cıvıl cıvıl hayatın önünde, hayata inat, hayata karşı. Yüzlerce, binlerce, onbinlerce insan da bu mevzuat akan suları durdursun diye ellerinden geleni yapmak zorundalar; bu iş için maaş, ikramiye, madalya alıyorlar; bu işi gereğince yapmadılar mı işlerinden atılıyor, ceza görüyor, hapse giriyorlar; Almanyadan Ankaraya, bizim canlarımızı kurtarmaya gelen pilotun karşısına mevzuat adına çıkıp: Dur bakalım, diyorlar. Elbette öyle diyecekler: Cantarmaya “Mevzuat müsait değildir” hiç bir zaman, hiç bir yerde. Ancak mevzuatı çiğneyerek can kurtarabilirsiniz; çünkü mevzuat ölümün ta kendisidir.

Ne diyorduk? Bizim Eğitim Bakanlığı'na göre eğitimci dersini verir, maaşını alır ve mevzuata bağlı kalır. Çevresindeki gerçekleri kurcalamaz; doğruyu söyleyip kendini dokuz köyden kovdurmaz; eline kazma kürek almaz: Onun sadık yari kara toprak değil kara tahtadır. Ağacı dikerek değil çizerek öğretir: Bildiğini açıklamaz ezberletir. İşlik, işletme, üretme, türetme, kurma, onarma, okul dışı şeyler bunlar. Okul, adı üstünde, okuma yeridir, işyeri değil. İşi işçiler, ırgatlar yapar: Öğrenciler onların efendisi ve kalem efendisi olmamak üzere yetiştirilir.

Peki ama, devrimciliği nerde kaldı yeni Türkiyenin? Bu muydu Atatürk’ün, İnönü'nün özlediği yeni eğitim? Köy çocuklarını Osmanlı efendisi mi yapmak istiyorlardı köylüyü eğitmenin yollarını ararlarken? İşten kaçan, işten ürken bir köy okulu nasıl yetiştirir bu toprakların özlediği yapıcı, aydın kolları? Üretici olmayan bir okul hangi büyü ile köyün kör inançlarını sarsacak? Uygulanmayan yeni bilgiler köyün hayatında neyi değişterecek? Köyü kalkındırma sevincini duymayan bir öğretmen, şehir özleminden başka ne duyar ve ne duyurabilir köy delikanlısına? Yalnız okuma yazma öğrenip de neyi okuyup neyi yazsın Mehmet dağ başında? Boşuna dönen değirmenler kurmak için bunca paraya, bunca emeğe yazık değil mi? İçine kapalı okullarda köy çocuklarının beş yılda öğrendiklerini birkaç yılda toptan unuttuklarını aynı Bakanlık yirmibeş yıl önce görür de nasıl hâlâ öğretmenin okul dışına, hayata çıkmasını yasaklar, kendinin açılan gözlerini kapayacak adamlar arar?

Arar, arıyor işte. Mutsuzluğumuz budur işte bizim. Yıllar yılı uğraşıp karanlıktan çıkmanın yolunu bulur, sonra aydınlıktan ürkmüş gibi gerisin geri döneriz. Özene bezene, dişimizden tırnağımızdan kese kese yetiştirdiğimiz fidanları bir vuruşta keser atarız. Bizi uyarsın diye milyonlar harcayıp okuttuğumuz, Avrupalara yolladığımız, yüzlerce fireden arda kalmış bilim, sanat, hukuk adamlarımızı en verimli çağlarında kapı dışarı eder, ya da ellerini kollarını bağlamak için kanunlar çıkarırız. Gül gibi devrimlerimizi mevzuata boğar, bal arılarımız üstüne kara böcekleri saldırtırız. Milletin çoğunluğu uyanıp, yarattığı değerlere sahip çıkmadıkça böyle gidecek bu iş: Karalar akları kemirecek, “pireler filleri yutacak” Orhan Veli'nin dediği gibi.







Arama

.
ESSENS

Bizi Destekleyenler

.